Kırıldığım Yerden Büyüdüm — Bölüm 2/4
Geçen yazıda, kırılmanın hemen ardından gelen üç anı paylaşmıştım seninle: hâlâ nefes aldığımı fark ettiğim an, güç sandığım şeyin aslında alışkanlık olduğunu gördüğüm an, kimsenin kurtarmayacağını anladığımda kendi elimin yetebileceğini fark ettiğim an.
Bugün, o anların devamı geliyor.
Dördüncüsü, ağladıktan sonra utanmadığım ilk seferdi. Öncesinde gözyaşı bende hep bir “toparlan artık” telaşıyla anılırdı. O gün fark ettim ki ağlamak, çökmek değilmiş, sadece içeriden bir şeyin dışarı çıkma yoluymuş. Utanmadan ağlayabildiğim o ilk sefer, bana kendimle yeni bir anlaşma imzalatmış gibiydi.
Beşincisi, “neden ben” sorusunun yerini sessizce “şimdi ne” sorusunun aldığı andı. Bu geçiş gürültülü olmadı. Bir gün fark ettim ki artık nedenleri aramıyorum, elimdekiyle ne yapacağımı soruyorum. Soru değişince, duruşum da değişti sanki.
Altıncısı ise, bir zamanlar dayanılmaz gelen bir günün, bugün sadece bir anı olduğunu fark ettiğim andı. O günü hatırlıyorum hâlâ ama artık beni içine çekmiyor. Sadece geçmişte kalan, taşınabilir bir anı.
Şimdi geriye dönüp bu üçüne birlikte baktığımda görüyorum ki: önce ağlamayı kendime izin verdim, sonra soruyu değiştirdim, sonra da o günün ağırlığından kurtuldum. Üçü ayrı ayrı küçük anlar gibi görünse de, aslında birbirinin üzerine kurulmuş. Utanmadan ağlayabilmek olmasaydı, soru değişmezdi belki. Soru değişmeseydi, o gün bugün hâlâ bende bu kadar ağır dururdu belki. Büyümek, galiba, tam olarak buymuş bir anın diğerine kapı aralaması, sessizce.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Sevgilerimle,
Selin



