Kırıldığım Yerden Büyüdüm — Bölüm 1/4
Bazen bir cümle kuruyorsun ve o cümlenin altında, aslında yıllardır taşıdığın bir şey duruyor.
“Kırıldığım yerden büyüdüm” de öyle bir cümleydi benim için. Uzun süre büyümenin, iyileşmenin, güçlenmenin gürültülü bir şey olduğunu sandım. Meğer en çok o sessiz anlarda oluyormuş.
Bugün seninle, o sessiz anlardan üçünü paylaşmak istiyorum.
Birincisi, en çok korktuğum şeyin gerçekten başıma geldiği gündü. Beklediğim felaket kadar büyük bir çöküş değildi hissettiğim; daha çok, bir sabah uyandığımda hâlâ nefes alıyor olduğumu fark etmekti. Korkunun kendisi değil, ona rağmen devam eden o küçük, inatçı nefesti beni şaşırtan.
İkincisi, güç sandığım şeylerin aslında sadece alışkanlık olduğunu gördüğüm an oldu. Yıllarca “dayanıklıyım” diye taşıdığım bir zırhın, aslında sadece tekrar ede ede öğrendiğim bir refleks olduğunu anladım. Bu, beni zayıf hissettirmedi tuhaf biçimde — sadece daha dürüst hissettirdi.
Üçüncüsü ise kimsenin gelip beni kurtarmayacağını anladığım andı. Bu cümle ilk duyulduğunda ürkütücü gelebilir. Ama bende bıraktığı iz farklıydı: kimse gelmeyecekse, kendi elimin de yetebileceğini fark ettim. Küçük, sarsak, ama yetebilen bir el.
Bu üç an, birbirine benzemiyor. Ama hepsi aynı yerden geçiyor: kırılmanın hemen ardından gelen o ilk, sessiz fark ediş anından.
Önümüzdeki bölümlerde, geri kalan anları da birlikte açacağız.
Şimdilik, sana bir soru bırakıyorum: Sende de, kırılmanın hemen ardından gelen böyle sessiz bir “fark ediş anı” var mı?



